Kayıtlar

Nemo Noktası

Güneş battı, odamın sallanan Ikea sandalyesinde bağdaş kurup tozlu ve geniş camından gökyüzüne bakıyorum. Izliyorum doğrusu, öyle iki saniyelik bir bakış gibi değil, yarım saattir tutuldum neredeyse. Günbatımının güzelliğinden falan değil, bomboş oturup hayatımı düşünebildiğim bir andayım. Hayatım, 25 yaşımın ilk ayları, yeni kararların getirdiği yeni odalar, yeni dilin getirdiği yeni sağırlıklar, yeni kumarımın getirdiği yeni yalnızlıklar. Yanımdaki masada Türkiye'den getirebildiğim tek Türkçe kitabım duruyor. Kaç tane sevdiğim kitabı açıp bu mu diye düşündüm, bu mu bana eşlik etmeli orada, çok uzakta hissettiğimde bu hikaye mi beni bildiğim coğrafyada, bildiklerimin yanında hissettirsin. Belki acele belki de tatminsizlikten almadım tekrar okuyabileceğim bir kitap. Bu yanımdaki, hep önerilerini dinlediğim birinin tavsiyesinden dolayı bu ayrıcalığı tadıyor, hem isminin hakkını veriyor: Göçmen Kuşlar. Benimle birlikte soğuk ülkelere uçtu. Sayfaların arasındaki soyu tükenmeye yaklaşa...

Stendhal

Başımı aniden duvara çarparak uyandım. Kalbim dışarıdan şiddetini duyacak şekilde atıyor, gözlerim nerede olduğumu anlamaya çalışıyor. Kaç ay oldu halbuki; alışmak, içinde yaşadığımı sandığım rüyalarımı iki saniye içinde unutmama benziyor. Buradan başka bir dünya olmadığına inandığım gecenin sabahında yine düşüşümü kavramaya çalışırken buluyorum kendimi. Sadece benim sığabileceğim odama henüz çok az ışık ulaşmış, güneşin doğmasına daha var. Küçük pencereden dışarı bakıyorum ama kuzey denizi sabah hırçınlığıyla öyle savuruyor ki tekneyi, hiçbir şeyi seçemiyorum sıçrayan damlalardan. Uyanık birileri olsa gerek diye kalın ve en az iki beden büyük kazağımı üzerime geçirip mutfağa yöneliyorum. Haznede yarım kalan hafif soğuduğu belli olan kahveyle göz göze geliyorum. Ondan başkasına ihtiyacım yokmuş gibi hissediyorum bugün. Kupa elimde, tutuna tutuna teknenin arkasına yürüyorum, en sevdiğim yerine. Güzel havalarda denize atlayıp üç saniyeliğine vücudumuzdaki tüm kan katılaşacak gibi hisset...

Rüzgar bizi götürecek.

 -Baba, baba, baba!  Içinden söylenerek kafanı kaldırıyorsun okuduğun kitaptan. Şehirden bu gürültü yüzünden kaçmamış mıydın, sen istediğin kadar doğurma, bir başkasının çocuğu mutlaka o dondurma için ağlayacak. Şezlongta uzanırken bu çekirdek aileyi izlemeye koyuluyorum. Zaten kitap da iyice sarpa sardı, kim kimdi unuttum. Iki çocuklu ailelere de çekirdek diyorlar mıydı ki?  -Baba nasıl yüzdüm, nasıl yüzdüm baba? Bu küçük oğlan, babanın kuyruğu gibi peşinde dolaşan. Babadan gözlerini ayirmiyor, eh bakar eninde sonunda değil mi? Diğer oğlan elinde çantalar, uykudan yeni uyanmış gibi babayı izliyor, nereye kuracaksa şemsiyeyi orayı ev belleyecek. Bir türlü de bilemedi nereye oturacaklarını. Babanın eğiliminden sağdaki marketin oraya yerleşeceklerini seziyorum. Anneye bakıyorum ama bir ipucu yok yüzünde, babayı izleyecek o da. Evin direği, elinde direği, bir gölge yaratacak ve cevapsız kalan tüm bağırışları orada duyacak.  -Baba yüzmedim mi, baba güzel yüzdüm mü baba? ...

No.37

Henüz güneş doğmadı, saat beş buçuğa yaklaşıyor. Annem ve babam gitti. Beş dakika önce el salladım arkalarından, bu doğduğum evden hiç uğurlayan olmadığım için kalanın yapması gereken su dökme işini unutmuşum, elim boş indim aşağı. Önce ben gittim başka şehre, sonra abim gitti başka birine. Yavaş yavaş varlığımız silindi bu ev bellediğimiz adresten. Giden için boş bir defteri açmaya dönüşür hayat, bilinmeyen günler, heyecanlı ihtimaller; kalana ise birinin gidişi elli kişi, yüz kişi gitmiş gibi gelir. Zaman yavaşlamış gibi etrafındaki eşyalarda, bir tabakta yokluğunu görürsün gidenin; sessizliğin uğultusu, meğer sokakta ne çok kuş yaşıyormuş. Şimdi eve girip kapıyı kapatınca bunu görüyorum. Bir kedi yeni bir yere gittiğinde nasıl tüm odaları sırasıyla gezerse dolanıyorum bütün odalarda. Geride bırakılmak hiç güzel hissettirmiyor. Sinek ısırığı misali birinin yokluğuna dokunmadan edemiyor insan. Saat altı olmak üzere. Küçükken hep altıda kalkardım, sabahın hafif serinliğinde annem zate...

Günbatımı

Günbatımının fotoğrafını çekiyor herkes. Çimlerde oturup konuşanlar duraklamış, telefonlarını çıkarıp o kırmızı, pembe, mor tabloyu kaydetme telaşında. Deniz kenarında oturanlar dalgalı denizin sarkan ayakları ıslatması pahasına yönlerini denize çevirmiş, güzelliğin büyüsüne kapılmış. Bir günbatımı insanları çok mutlu ediyor, en azından benim gibi insanları. Çiçek açmış bir ağaç, beklenmeyen bir yerde yanıma yanaşan bir kedi, akşam eve giderken önce kokusuyla kendini tanıtan yaseminler. Hayatı seviyorum, bunlarla seviyorum, bunları fark ettiğim müddetçe seviyorum. Fakat günbatımının şöyle bir bilinmezliği var. On saniye sonra size daha güzel bir renk paleti sunup sunmayacağından haberiniz yok, gözünüzü sık sık çevirmeniz gerek başka bir yere, içtiğiniz bira şişesine, karşınızdaki kişiye, diğer izleyicilere, sonra tekrar güneşe. Kalkarken galerinizde yirmi fotoğraf, en güzeli elbette en sonuncusu. Hep böyle mi olur? En güzeli hep en son karşılaştığımız mıdır; yoksa özel olduğu belli ola...

Hastayım

Yatıyorum, dünden beri ölü gibi yatıyorum. Belimi kıpırdatmadan, hızlı hareket edip başımı döndürmeden suya uzanmam lazım. Su içmezsem iyileşemem. Böyle dedi herkes; annem, halam, doktor arkadaşım, doktor olmayan arkadaşım. Gerçi annemin hasta olduğumdan haberi yok ama olsaydı söylerdi. Çocukluğuma dair çok şey hatırlamıyorum, belki göz numaramın suçu belki de hatırlanması gereken şeyler yaşamadığım için. Şimdi burada yatarken hatırladığım onlardan biri değil.  Anneannemin evindeyim, iki odadan oluşan, güneşin sadece hafif aydınlığa yaradığı, korkudan kumandayı gözüme siper ederek film izlediğim o karanlık ev. Gece tuvalete gitmemek bana bu evden kalan bir miras. Evden bahçenin sonuna kadar yürüyüp vardığın, taşların rastgele üst üste koyulup ortaya bir çukur açılmış bir metrekarelik o tuvalet. Bu çevredeki ülkelerde bilindik ve garipsenmeyen bir durum. Bu ülke ve kuzeydeki komşusu, dünyada pek mis kokulu hatırlanmazlar. Bu evin en geniş odasında ateşim çıktı bir gece. Üzerimde ner...

Yitirdiğimiz Evler

Kapının arkasından gelen bir anahtar sesi. Ait olduğu yere varmak üzere, parçalar oturacak birazdan, salondaki bitmiş puzzle gibi bir bütün, her şey parçalara ayrılmadan nasılsa eskiden, öyle yekpare gözükecek. Bir kapının açılmasıyla değişecek resim.  Normal bir gün gibi kokuyor. Kediye yetemiyorum yine, onun şikayetçi sesiyle gözlerimi açıyorum. Yanı başımda açık bir laptop ama ilgisizlikten kapanmış, yine de geceyi hatırlatan bir ipucu gibi sol tarafımda hala. Bir yandan mesanem alarm gibi bağırıyor, her gece içtiğim iki bardak suyun intikamını alacak. Acelesiz bir şekilde herkesin ihtiyaçlarını gideriyorum, nasılsa akşama kadar bir planım yok, belki okuduğum kitabı bitiririm. Telefonu elime alınca beni bekleyen bildirimleri görüp mutlu oluyorum. Görünmez değilim bugün, hatırlamışlar varlığımı.  Saat ne ara üç oldu anlamadım ama şimdi gördüm, bir seminer varmış katılmam gereken. Ekrandaki diğer dikkat dağıtıcı uygulamaları kapatıyorum. Kitap yanımda, sayfaların arasındaki k...