Stendhal

Başımı aniden duvara çarparak uyandım. Kalbim dışarıdan şiddetini duyacak şekilde atıyor, gözlerim nerede olduğumu anlamaya çalışıyor. Kaç ay oldu halbuki; alışmak, içinde yaşadığımı sandığım rüyalarımı iki saniye içinde unutmama benziyor. Buradan başka bir dünya olmadığına inandığım gecenin sabahında yine düşüşümü kavramaya çalışırken buluyorum kendimi. Sadece benim sığabileceğim odama henüz çok az ışık ulaşmış, güneşin doğmasına daha var. Küçük pencereden dışarı bakıyorum ama kuzey denizi sabah hırçınlığıyla öyle savuruyor ki tekneyi, hiçbir şeyi seçemiyorum sıçrayan damlalardan.

Uyanık birileri olsa gerek diye kalın ve en az iki beden büyük kazağımı üzerime geçirip mutfağa yöneliyorum. Haznede yarım kalan hafif soğuduğu belli olan kahveyle göz göze geliyorum. Ondan başkasına ihtiyacım yokmuş gibi hissediyorum bugün. Kupa elimde, tutuna tutuna teknenin arkasına yürüyorum, en sevdiğim yerine. Güzel havalarda denize atlayıp üç saniyeliğine vücudumuzdaki tüm kan katılaşacak gibi hissettiğimiz bir su. Yaşamak için güzel, yüzmek için hala soğuk havalar. Unuttum Akdeniz'i, tenimin öğlen 3'te yanabileceğini, ertesi gün sırt üstü yatmama gerekliliğini. Burada geçireceğim hayatı seçen benim, tüm ricaları ve teklifleri reddederken elbette biliyordum bir sabah durup ya her şey farklı olsaydı diye düşüneceğimi. Öyle sisli bir sabahta kaportayı açtığımda yüzüme çarpan soğuk rüzgar beni geçmişten şimdiye geri getiriyor. Herkes güvertede olsa gerek, tek başımayım bu geniş salonumda. Bir hayli hızlı gidiyoruz fakat güvenlik telaşına kapılamıyorum artık. Koyu denizle artık bir zarar gelemeyecek kadar yan yana durduk, öfkesi de benim, sakinliği de benim. Elde değil empati yapmamak bu kontrolsüz güçle. Bu sabah derdimi anlar gibi bir sancağa bir iskeleye vurup duruyor hiddetini. Dengemi sağlamayı biliyorum, ayak uyduruyorum bu kafa karışıklığına. Ellerimi kazağın içinde tutarak yaslanıyorum iskele tarafına. Kahvemden büyük bir yudum alıyorum, bu ziftin soğuması için üç dakika yetiyor da artıyor bile. Çıkan buharlarla yarışırken üzerime döküyorum biraz, elimle gelişi güzel silmek için kazağıma bakıyorum ve bir anda masalsı bir ışın düşüyor lekeye. Kafamı kaldırıyorum sağa doğru bir heyecanla. Geldi işte. Kızıl ve pembe tül misali ışınlarıyla, bulutları bir aksesuar olarak kullanmış bu sabah, böylelikle tüm gökyüzünde görüyorum heybetini. Saat dört buçuk olmalı, sıcak mevsim bizi daha erken kavuşturuyor güneşle. Öyle büyülü bir giriş ki gözlerimi ayıramıyorum bu tablodan. Yıldızlı gece'ye bakarken dahi yaşamadığım Stendhal sendromunu her gün olan bir güneşte tecrübe ediyorum. Kaleydoskoptan bakar gibi bulutların her hareketinde farklı bir deseni izliyorum, bugünde özel bir şey var. Güneşin aydınlığıyla görüyorum, etrafta küçük ama çok sayıda buzullar var. Bir kısmı koyu renkte buzullar, kirlenmiş gibiler. Kaçarmış gibi hızla giderken burası dünyanın kör noktası gibi geliyor. Bu doğuma tanık olmak kendi doğumuma şahit olmaya benziyor. Her şeyin elimin altında olduğu plasentadan asıl dünyaya bırakılmışım, zar zor nefes alabiliyorum, her sabah kafamı vurarak uyanıyorum ve kahvemi soğutmamak için hep bir telaşla üzerime döküyorum. 

Kaporta açılıyor ve Deniz geliyor elinde kahveyle. Bu yeni demlenmiş belli, buharlar koştura koştura bulutlara kavuşuyor. Bana bakınca tedirgin oldu yine, gözlerinde hep onları yarı yolda bırakacağımı düşündüklerini görüyorum. Bırakacağım bir yolum var işin doğrusu, kimi yarısında der, kimisiyse zaten başındaydın diyecek. Annem ve babam bana inat gibi en sıcak şehrine taşındılar ben ayrılırken. Eh bu koca dünyanın bile dengesi varsa her ailenin de bir dengesi var. İki kardeşim de palmiyeli kentlerde yaşıyorlar, kimbilir yağmur yağdığında belki hatırlarlar beni. Hafif bir serinlik estiğinde, hava kapattığında koyu bulutlara bakıp hüzünleniyorlar mıdır merak ediyorum. Sıcak esintiler bana onların hediyesi gibi gelir. Bir nasılsın sorusu, bir sıkı sarılma, bir seni özledik araması. 

Dalgalar azalıyor güneş daha dik vurmaya başlarken. Daha kolay duruyorum ayakta, daha dik. Kahve bitti, Deniz'le konuşmadık kaç dakika boyunca. Nöbeti kolay geçmiş demek ki, yoksa anlatırdı hevesli hevesli gördüğü ismini cismini bilmediği hayvan türlerini, deniz fenerlerini. Bugünün keyfinin gecede değil günde olduğunu görüyor yanıma geldiğinde. Heyecanlanıyorum sebepsizce, kalbim önemli bir şey olacakmış gibi daha hızlı atıyor, beni hareket etmeye itiyor. İçeri girecekmiş gibi çeviriyorum yönümü, Deniz de anlamış ya da üşümüş olacak kaportayı açıp önce kendi giriyor. Girmeden son kez etrafıma bakıyorum. Bu soğuk hayat üzerime bir doğum lekesi gibi yapışıyor böyle sabahlarla.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nemo Noktası

Soğuk