Nemo Noktası

Güneş battı, odamın sallanan Ikea sandalyesinde bağdaş kurup tozlu ve geniş camından gökyüzüne bakıyorum. Izliyorum doğrusu, öyle iki saniyelik bir bakış gibi değil, yarım saattir tutuldum neredeyse. Günbatımının güzelliğinden falan değil, bomboş oturup hayatımı düşünebildiğim bir andayım. Hayatım, 25 yaşımın ilk ayları, yeni kararların getirdiği yeni odalar, yeni dilin getirdiği yeni sağırlıklar, yeni kumarımın getirdiği yeni yalnızlıklar. Yanımdaki masada Türkiye'den getirebildiğim tek Türkçe kitabım duruyor. Kaç tane sevdiğim kitabı açıp bu mu diye düşündüm, bu mu bana eşlik etmeli orada, çok uzakta hissettiğimde bu hikaye mi beni bildiğim coğrafyada, bildiklerimin yanında hissettirsin. Belki acele belki de tatminsizlikten almadım tekrar okuyabileceğim bir kitap. Bu yanımdaki, hep önerilerini dinlediğim birinin tavsiyesinden dolayı bu ayrıcalığı tadıyor, hem isminin hakkını veriyor: Göçmen Kuşlar. Benimle birlikte soğuk ülkelere uçtu. Sayfaların arasındaki soyu tükenmeye yaklaşan deniz kırlangıçlarıyla değiş tokuş yapmışız gibi onlar kuzeyden güneye uçuyorlar, aslında olması gerektiği gibi. Pasifik'te bir noktadan bahsediyor öykü, Nemo noktası diye. Ismi gülümsetiyor insanı, şirin bir ada ya da keşfedilmemiş nadir bulunan bir cevherin olduğu yer gibi sıcaklık hissettiren bir yer hayal ediyorsun. Meğer sulardan, yeryüzündeki herhangi bir yerden, karaya en uzak noktaymış burası. Tanıdığımız her şeye ve herkese en uzak nokta.


Dün taşındığım bu yeşil şehirde ilk doğa yürüyüşüne çıktım bugün. Evime en yakın gölü hedef belledim, bildiğim tek otobüse atlayıp son durağında indim. Daha şimdiden ormanın içinde hissettiriyor bu hava, derin derin içime çekmeye çalıştım son nefesimmiş gibi. Güney akciğerleri az nefese razı olacak ki tam soluyamıyorum gibi bir his var içimde. Yürüyüşün ilk dakikasında haritada gördüğüm rotadan sapıyorum, araba yolundan götürmesini münasebetsizlik olarak algılıyorum. Ormanın içine giren merdivenden yukarı doğru çıkıveriyorum merakla. Aslında tam da gitmek istediğim yöne kıvrılıyor patika, sadece daha karanlık, parlak öğlen güneşi bile giremiyor dalların arasından. Ileride yolun açıldığını görüyorum, sağ tarafımda bir santral. Yanından geçip giderken ters yönde yürüyen bir yaşlı kadın görüyorum. Böyle huzurlu yürüyüşlerden daha güzel bir sey varsa o da başka kadınların da tek başına yürüyor oluşu. Belki onlar tanımıyor bu hissi, ama yanımdan koşup giden her kadının ardından bastıramadığım bir gülümseme beliriyor yüzümde. 


Sağda bir golf kulübü, etrafı açık, bir hayli kalabalık, soldaki otoparktaki arabaların modellerini görüp bu sporun böyle sınıf belirtmesine anlam veremiyorum hala. Bugün tramvayla kampüse giderken de bir parkta golf sahaları görmüştüm. Aileler toplanmış, bu cumartesi gününü golfle geçiriyor. Aksine çaba göstersem ve uyum sağlamak benim göbek adım olsa bile bu hayat tarzı beni hala yabancı hissettiriyor. Burada hayat tasası yok, burada başka bir ülke yok, burada ağaçlar daha yeşil.


Yol ayrımındayım, haritaya bakma zamanı. Soldan götürüyor, içten içe seviniyorum, hem mazideki okulumdan kalan bir miras hem de sağ yol yokuşlu. Bu yol tam bir patikaya benzemiyor, sol tarafı alabildiğince açık yeşil bir alan, biraz daha yaklaşınca uzaktaki atları görüyorum, önünde de küçük bir kulübe ve bitişiğinde at taşıdıkları araçlar. Eh günlük hayata yetmese de aracın üstünde yerel dilinde yazan at'ın ne demek olduğunu bilerek gelebildim. Çiftlikten sonra sıkı ve gölge bir ormanın içine girdim. Kimsecikler yok, bir esinti duyuyorum ama saçlarım uçuşmuyor, yukarıdaki yapraklarda görüyorum rüzgarın kanıtını. Nemo noktasındayım diye düşünüyorum bir an. Kendi hayatımın nemo noktasındayım. Sevdiğim herkesten, konuştuğum dilden, izim olan her şeyden uzakta bir başıma. Yetmezmiş gibi kayıp balık nemo'ya da benziyorum ama çizgi filmleri hala mutlu sonla bitirdiklerini umut edip bu beni yutan ormanın bir fotoğrafını çekmek için duraksıyorum.


Dün bir yokuş aşağı yolda yürürken düşünüyordum, bu aralar düşünecek çok vaktim oluyor malum, bir günde taşındım ama tam yerleşemedim aslında. Ya ben daha geç taşıyacağım kendimi bu şehre ya da getiremediğim parçaların yerini buraya ait kırıntılar dolduracak günden güne. O zaman belki, her şey yerleştikten sonra, yoldan geçerken bir inşaattaki işçinin çalışırken Depeche Mode'un Wrong'unu açtığını duyduğumda bir şaşkınlıkla duraksamayabilirim. Daha var, henüz kuzey dillerini birbirinden ayırt edemiyorum, yumuşatıcıyı kokusuna bakmadan alıyorum ve bebek arabasındaki uyuyan çocuğun yüzüne güneş vurduğunda neden güneşliği indirmediklerini bilmiyorum. Göçmen kuşlar gibi sadece ne kadar güçlü kanat çırptığıma ve yöne dair içgüdülerime inanıyorum. Bu soğuk şehrin en sıcak günlerinde kendime bir yer arıyorum.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Soğuk

Stendhal