No.37
Henüz güneş doğmadı, saat beş buçuğa yaklaşıyor. Annem ve babam gitti. Beş dakika önce el salladım arkalarından, bu doğduğum evden hiç uğurlayan olmadığım için kalanın yapması gereken su dökme işini unutmuşum, elim boş indim aşağı. Önce ben gittim başka şehre, sonra abim gitti başka birine. Yavaş yavaş varlığımız silindi bu ev bellediğimiz adresten. Giden için boş bir defteri açmaya dönüşür hayat, bilinmeyen günler, heyecanlı ihtimaller; kalana ise birinin gidişi elli kişi, yüz kişi gitmiş gibi gelir. Zaman yavaşlamış gibi etrafındaki eşyalarda, bir tabakta yokluğunu görürsün gidenin; sessizliğin uğultusu, meğer sokakta ne çok kuş yaşıyormuş. Şimdi eve girip kapıyı kapatınca bunu görüyorum. Bir kedi yeni bir yere gittiğinde nasıl tüm odaları sırasıyla gezerse dolanıyorum bütün odalarda. Geride bırakılmak hiç güzel hissettirmiyor. Sinek ısırığı misali birinin yokluğuna dokunmadan edemiyor insan.
Saat altı olmak üzere. Küçükken hep altıda kalkardım, sabahın hafif serinliğinde annem zaten uyanık ya balkonda ya da mutfakta olurdu. Annemle güneş arasında çözülmeyen bir mevzu olduğu bariz ve benim gördüğüm kadarıyla güneşin daha çabuk olması lazım. Bu sabah o sabahları hatırlatıyor bana. Günlük yazdığım, günde bilmem kaç kitap bitirdiğim, bu evden başka yerde yaşanamayacağını düşündüğüm yaşlar. Kuşlar cıvıl cıvıl bu sabah. Babamın öndeki limon ağacına sepet koymasıyla doğru orantılıdır bu ses artışı. Her geldiğimde başka bir kuluçka evresi, her seferinde ürkütmemek için ağaca yavaşça yaklaşmanın gerekliliği. Binlerce doğum, binlerce yavru. Onlar bir kere uçtu bu yuvadan. Ben buradayım, 15 yaşımda, her sabah bir yanda radyo dinlerken kahvaltı yapıp sonrasında otobüs durağına koştuğum mutfakta. Radyo nasıl açılıyor bilmiyorum, ortada ne kahvaltı var ne de yakalayacağım bir otobüs zaten. Pencereden bakıyorum sabahın bu saatinde işe gidenlere. Babam bir tanesiydi bu adamların. Benden önce uyanırdı, benden önce evden çıkardı. Dar pencereden izlerdim patikadan aceleci geçişini, elinde poşet kafasında beresi. Bilirsiniz o adamları, ellerindeki poşetini. Akşam karısının yıkadığı ama asla tam temiz olmayan iş kıyafetleri, demir kokusunu alırsınız yakından geçerseniz. Ben küçükken babam bana bir sihir yapacağını söyleyip küçük bir mıknatıs aldı buzdolabından. Sabırsızlıkla ne olacağını bekleyen bana mıknatısla toplu iğneleri çekme bile büyü gelebilirdi o an. Onun yerine mıknatısı alıp kaşına doğru yaklaştırdı. Sağ kaşının ortasına. Elini çekti sonra, mıknatıs ordaydı, düşmemişti kaşından. Hemen alıp kendi kaşıma koymuştum ve durmayınca ufak bir çığlık atmıştım. Bir gün fabrikada ufak bir demir parçası delip girmiş kaşına, o an anlayamamış ne olduğunu ama anlasaydı bile bir şey olmaz diyip işine devam edeceğine yemin edebilirim. Çocukken de şimdi de sinemada pek süper kahraman filmi izlemeye yanaşmıyorum, belki evimde Ironman'le büyüdüğüm içindir.
O mutfak penceresine aslında çoğunlukla aşağıdan, patikadan baktım. Okula giderken dönüp bakınca gidişimi izleyen annemi görürdüm. El sallar devam ederdim. Annem evde olmadığı zaman bile o yolu yürürken dönüp o pencereye baktığımı fark ediyorum. Kimbilir belki beni izleyen kedime denk gelirim bile diye düşündüm bir gün. Bu denli telepatik hisleri yokmuş, rüzgardan esen perdeyi görüp önüme dönmüştüm. Şimdi o perde yine sabahın serin rüzgarında açık pencerenin gazabına uğruyor. Hoşuma gidiyor, hareketsiz durmayan bir şey var evde. Kayboluşları unutturuyor bir perde.
Hava iyice aydınlandı, arabalar geçmeye başladı, çocuklar okula gidiyor, bir hayat var olmasına da ben neresindeyim bu hayatın? Nereyi terk edip nereye döneceğim, kendi kayboluşlarım nereye ağını örüyor? Bir kumru ötmeye başladı balkonda, limon ağacı onun evi. Bugüne kadar benim de evim olduğu gibi. Benimle büyüdü bu ağaç, her sene bir üst kata taşındık, her sene oradaki balkonuma yetişti. O hala yukarı çıkmaya devam ediyor ama bilmiyor ben yukarıya gidemiyorum daha fazla. Çatıdaki asmayla kavuşacak çok az kaldı. Babalar seviyor başkasında olmayanı yapabilmeyi. Bak diyor bu kadar yüksek limon var mı, bak üzümleri güneş panelinin yanına çıkardım. Zeytinleri var bir de babamın vazgeçmediği. Bak diyor böyle kaliteli zeytinyağı tattın mı hiç, var mı öyle bir ihtimal. Limon, üzüm ve zeytin yaşatıyor bu aileyi. Doğru bu boş evde tek başımayım ama önünden arkasından dallar hala bana uzanıyor. Bu ayrılık öyle bir mevsimle solacak türden değil.