Günbatımı
Günbatımının fotoğrafını çekiyor herkes. Çimlerde oturup konuşanlar duraklamış, telefonlarını çıkarıp o kırmızı, pembe, mor tabloyu kaydetme telaşında. Deniz kenarında oturanlar dalgalı denizin sarkan ayakları ıslatması pahasına yönlerini denize çevirmiş, güzelliğin büyüsüne kapılmış. Bir günbatımı insanları çok mutlu ediyor, en azından benim gibi insanları. Çiçek açmış bir ağaç, beklenmeyen bir yerde yanıma yanaşan bir kedi, akşam eve giderken önce kokusuyla kendini tanıtan yaseminler. Hayatı seviyorum, bunlarla seviyorum, bunları fark ettiğim müddetçe seviyorum. Fakat günbatımının şöyle bir bilinmezliği var. On saniye sonra size daha güzel bir renk paleti sunup sunmayacağından haberiniz yok, gözünüzü sık sık çevirmeniz gerek başka bir yere, içtiğiniz bira şişesine, karşınızdaki kişiye, diğer izleyicilere, sonra tekrar güneşe. Kalkarken galerinizde yirmi fotoğraf, en güzeli elbette en sonuncusu. Hep böyle mi olur? En güzeli hep en son karşılaştığımız mıdır; yoksa özel olduğu belli olan ama bir türlü kendimize ayıramadığımız güzelliği kendimizce soluklaştırır mıyız?
Özel olduğu belli olan bir akşamdayız. On yedi sene önceki buluşmamızda da böyle bir günbatımı vardı, hatırlarsın. Ben hatırlıyorsam sen de hatırlarsın. Berk, üniversiteden arkadaşım, kimi zaman normal sınırların aşıldığı arkadaşım, kimi zaman acaba dedirten ve sonrasında hemen inkar edilen arkadaşım, hep arkadaşım. Şimdi benim de birazdan karşısına oturacağım deniz kenarındaki bu restoranın en köşedeki masasında oturuyor. Beni görmüyor henüz, her zamanki gibi memleketimin ününü bahane ederek geç geleceğimi haber vermiştim. Sesi biraz titriyordu ama doğal karşılamıştı, hem on yedi sene geç kalan oydu; ben buradaydım, benzer günbatımlarıyla, başka masalarda. O denize doğru bakarken ben de ona bakıyorum uzaktan, eskisinden daha kasvetli gözüküyor; belki hangi hikayeleri anlatacağını düşünüyor, biliyor onun hikayeleri dinlemeyi sevdiğimi; belki de benim bilinmezliğim korkutuyor onu. On yedi sene önce yine bu restoranda, dış dünyayı ayırt edemediğimiz bir akşamda sarhoş olduk Berk'le. Bir hafta sonrasında ben bundan sonra neler olacağını düşünürken telefonum çaldı.
-Sezen ben gidiyorum.
Gidiyor. Gidiyormuş. Ben iyi değilim, sorsaydın söylerdim, sormadın.
-Amerika'dan teklif aldım, hem de California'dan, iş müthiş, tam benlik, üniversitede, biliyorsun bakınıyordum zaten. Iki güne gidiyorum, sana haber vermek istedim. Gelir misin yakında İstanbul'a, gitmeden göreyim seni.
Biliyorum bakınıyordun ama bu bir hafta öncesine kadardı. Bu hafta bilmeme rağmen gitme ihtimalini inkar ediyordum. O akşam sarhoş olduktan sonra ben götürdüm seni oteline. Lisedeyken hiç sarhoş olup birinin koluna girerek yürümediğim bu barlar sokağından, 21 yaşımda, sonrasında keşke tersine yalnız başıma yürüseydim dediğim yolu yürüyoruz. O akşam hiç o kadar sarhoş oluyormuşum gibi gelmemişti, nefis mezeler, sek rakılar, sıcacık karidesler. Akdeniz mutfağı kokusuyla aklımı başımdan almış, içkiyi su gibi içmişim. Arkadan gelen Ayten Alpman'a elimde kadeh ayakta sallanarak eşlik etmek de adetim olmayınca oturduğum yerde her şey sıfır promil kalmıştı. Böyle mayhoşluğumu Ege'nin büyüsüne bağlayarak anlatmak kolay da kendime dürüst olmanın zamanı geldi geçiyor. Bu sohbeti on yedi sene belki yüz masada aradım. Yirmisinden sonra aynı frekansta olmasına gerek yok, yakın olsa da olur diye seviye düşürdüm. Sonrasında seksen tane daha olması sonucu yeterince anlatmıştır diye düşünüyorum. Şimdi buradan sana bakarken o masaları düşünüyorum; o şişelerin ne kadar uzun zamanda bittiğini, zamanın bir türlü geçmediğini, diğer masalardaki muhabbeti dinlediğimi, yaramazlık yapan çocuklara dil çıkardığımı.
Gelip görseydim seni Istanbul'da şimdi hangi masada olurduk diye düşünüyorum. Söyleseydim sana o gün her şeyi, tek başıma yapmak zorunda olduklarımı, öyle çekip gidemeyeceğini, bir türlü kabul etmediğin "biz"i. Sonunda başını çeviriyorsun, göz göze geldik, geri dönemem demek buradan sonra. Gözlerin parlıyor, özlemişsin beni, özlemişsindir. Eskisinden daha çok olduğun yerin değerini bilir gibi bir halin var. O zamanlar buranın ulaşılmazlığını tatmamış; bu vahadan en fazla bir saatlik uçak mesafesinde yaşamış; ana dilinin konuşulduğu bu sahil kentinde anlatmadan anlaşılmaktan uzak kalmamıştın. Sarılıyoruz sıkıca, tekrar tekrar, sürekli gülümsüyorsun. Oturduğumuzda bakıyorum ki bir kadeh içmişsin ben gelene kadar. Özlenen tek şey ben değilim.
-Hoşgeldin! Tahmin ettiğim kadar bekletmedin, diyip daha çok gülümsüyor.
Senin tersine Berk. Sen çok beklettin, tahmin ettiğimden daha çok. Parmağındakini çok bekletmemişsin, senin evlendikten sonra yüzük takan erkeklerden olmayacağını düşünmüştüm halbuki.
-Çok zayıflamışsın, pek yakışmış, diyor.
Bilmiyor, gerçekten haberi yok diye düşünüyorum. On beş sene önce bütün sosyal medyamı kapattıktan sonra sadece yakın arkadaşlarımla iletişimim kopmadı. Liseden dört kadın, üniversiteden de iki erkek. Berk bunlardan değildi, Berk'in arkadaşları da değillerdi. Ben, Sezen, on yedi sene önce İstanbul'a gitmediğim için gitmeden göremediği arkadaşlarından biri olarak kaldım aklında. Oradayken aramadı beni, yurtdışından sadece o sildiğim programla arayabilirdi, o da bende yoktu. Hal böyleyken benim aramam gerekirdi, ama kaç bin kilometre öteden pişman olmasını mı bekleyecektim, ne istiyordum? Neyin kızgınlığını atamıyordum bir türlü?
En son burada karşılıklı oturduğumuz gece, onun otelinde onun yatağında biten gece, ertesi sabah onun tişörtüyle eve gittiğim gece. Şimdi ikinci kadehimi bitirirken ve o heyecanlı heyecanlı Amerika hikayelerini anlatırken o gece gitmiyor gözümün önünden. California'da ortamını kurmuş, Manhattan Beach'te küçük ama tatlı bir yerde yaşıyormuş, sahildeki evi şansına bulmuş hem de bir kumarhanede ettiği kavga sayesinde, Berk'e yakışan bir hikaye. Gülümsüyorum, tekrar gidecek, gözlerinden belli. Denize bakarken okyanusu görüyor Yunanistan'ı değil. Günbatımını izlerken evindeki günbatımını hatırlıyor, o akşamımızı değil. Galiba bu kadehten sonra söyleyeceğim, o gece bana sadece bir tişört emanet etmediğini. 21 yaşımda, bir başına Ankara'da, kıyısını köşesini bilmediğim o şehirde, beni kimsenin tanımadığına emin olduğum o şehirde hastane gezdiğimi söyleyebilirim sanki. Ne değiştirecek bu onun hayatında, hiçbir şey. Bir sonraki kadehini daha çok yutkunarak içecek, sarılacak bana, hep sarıldığından daha sıkı sarılacak. Hastaneler hapishaneden beter geldi o zaman, utana sıkıla girip tek kişi çıkmayı umduğun bu yerler. Karnındaki o yükü söküp alabilecek bir cennet aradığın o şehir. O zamana kadar Ankara'ya gelmemiştim daha önce. Bir daha da gitmem.
- Berk, ben o gece hamile kaldım.
Keyifle bir anısını anlatan Berk'in ağzına tıkıyorum sözcükleri. Kaldırdığı kadehi içmeden geri bırakıyor masaya.
- N-ne? Hangi gece? Ne?
- Sen Amerika'ya gitmeden önce.
- Sezen...bana neden söylemedin? Ne yaptın, ne oldu?
Neden söylemedim? Gitmiştin sen çoktan. Ben öğrendiğimde kimbilir, belki o kumarhanedeki kavgandaydın, o gün gerçekten pek şanslıymışsın. Başımın çaresine baktım ben, hep bakarım bilirsin. Sonrası hep eskiye dönme çabası. Bugün burada karşındayım, hayal ettiğim gibi bir hayatı teğet geçtim. Mızmızlık etmedim sadece bir şeyi çok istedim ama alamadım. Bir konu açıldığında sonunu sezdiğim sohbetlere, boynuma dokunduğumda rahatsız olduğumun bilinmesine, o hafta neler yaşadığımdan öte neler hissettiğimin merak edildiği günlere olan hasretimin çaresini bulamadım.
O akşam yanyana izlediğimiz günbatımından daha güzelini görmedim ama yine de fotoğrafını çekmeye devam ettim. Yarın da edeceğim, bu hikayenin sonunu biliyorum. Gidemeyenler o deniz kenarındaki masaya tekrar oturmak zorunda. Öyle sıradan bir akşamüstü ben gidiyorum diyemeyenler o sek rakıya talip olmak zorunda. Gitme diyemeyenler ise o hayatta yalnızca bir kere olan büyülü günbatımından sonra; güneş aynı güneş yeniden o renkleri görürüm, diyip kendini kandırmak zorunda.