Yitirdiğimiz Evler

Kapının arkasından gelen bir anahtar sesi. Ait olduğu yere varmak üzere, parçalar oturacak birazdan, salondaki bitmiş puzzle gibi bir bütün, her şey parçalara ayrılmadan nasılsa eskiden, öyle yekpare gözükecek. Bir kapının açılmasıyla değişecek resim. 

Normal bir gün gibi kokuyor. Kediye yetemiyorum yine, onun şikayetçi sesiyle gözlerimi açıyorum. Yanı başımda açık bir laptop ama ilgisizlikten kapanmış, yine de geceyi hatırlatan bir ipucu gibi sol tarafımda hala. Bir yandan mesanem alarm gibi bağırıyor, her gece içtiğim iki bardak suyun intikamını alacak. Acelesiz bir şekilde herkesin ihtiyaçlarını gideriyorum, nasılsa akşama kadar bir planım yok, belki okuduğum kitabı bitiririm. Telefonu elime alınca beni bekleyen bildirimleri görüp mutlu oluyorum. Görünmez değilim bugün, hatırlamışlar varlığımı. 

Saat ne ara üç oldu anlamadım ama şimdi gördüm, bir seminer varmış katılmam gereken. Ekrandaki diğer dikkat dağıtıcı uygulamaları kapatıyorum. Kitap yanımda, sayfaların arasındaki kalemim bugün ona pek zaman kalmayacağını anlamış gibi düşmüş aradan. Telaşsız bir günde öncelik olamamanın pişmanlığını önce ondan tadacağım anlaşılan, peki. Sunumda endişe hakim, bilinmez geleceğin istemsiz sonucu olan belirsizlikler endişesi. Aksinin imkansız olduğu bir hayatta kendime çok güveniyorum. Herhangi bir "ya yolunda gitmezse" darlığı saramıyor etrafımı. O anda telefonum çalıyor, arayan kardeşim. Dün gece onlarda kalacaktım fakat son anlık bir caymayla yine kedimin sesine uyandım. Akşam için görüşmek isteyeceğini sanarak bir yandan da telefonu açsam sunumda sesimi duyarlar mı paniğiyle açıyorum ve soruyorum hemen:

-Duyarlar mı beni şu an bir toplantıdayım da.

-Ne? Ha, yok duymazlar.

-Iyi bari.

-Ne yapıyorsun? Biz kapıdayız.

O an kalıyorum öyle, bir film şeridi misali evin bütün odaları geçiyor aklımdan. Tuvalet: dağınık, deterjanım bittiği için yıkayamadığım çamaşırlarım var üst üste. Mutfak: daha kötüsünü gördüm, iki üç bulaşık dışında iş görür. Odam: yatağımı toplamadım, genelde toplamam, battaniyenin altında gece yatarken çıkardığım çoraplarım var ve odadaki pufun yüzeyini zaten üstündeki kıyafetlerden bir haftadır görmedim. Annemlerin yatak odası: çamaşır odası olarak kullanıyorum, bugün ek olarak direkt telden alıp giyindiğim için ıslak bornozum da katıldı aralarına. Salon: yastıklar yerde, kedi bir koltuğu sahiplendiği için beyaz imzasını bırakmış, siyah pantolonla gelen sevmediğim biri varsa oturacağı yer hemen belli; ortada salona ait olmayan büyük bir masa, üzerinde birkaç gün önce bitirilip heves giderilmiş bir puzzle. Kapıda olduklarını hatırlıyorum ama hangi kapı acaba, alt kapıdır varsayımıyla en azından tuvaleti toparlamaya koşuyorum. Telefonu kapatırken düşüncelerimi çekinmeden söylemiş bulunuyorum:

-Keşke haber vers-

Ev ne zaman haber verilerek gelinen bir yer olur? Otuzu aşkın senedir çıktığın balkon, bilmem kaç kere arabanı park ettiğin garaj, birkaç senede bir üst kata taşınılan tuğlalarını saydığın apartman. Hangi kırılmayla ev olmaktan çıkıyor bir yer? Ne ben evde hissediyorum kaç gündür ne de ev benden memnun. Anahtarla girmek bir yeri evin yapamıyor.

Kapının arkasından gelen bir anahtar sesi. Bugün misafir beklemiyordum ama kardeşim misafir değil, kendi evi sayılır. Sayılır mı, bilmiyorum, benim evim sayılmadığı kesin. Bu giriş ihlal çanları çaldırıyor kafamda. Üzerimde aileden uzakta ayrı yaşamanın getirdiği yükler var. Nasıl anlatsam şımarık bir çocuk sıfatının altına girmem diye kelimelerimi ince ince seçiyorum. Dans etmek istediğimde odamın kapısını kitlediğim bir evde büyüdüm. Bu odadan çıktıktan sonra üç kişinin daha yaşadığı bir odaya yerleştirdiler beni. Sonraki sene yine biriyle yaşadım, uyudum, uyandım. Her ne olduysa sonra oldu. Bir odam oldu. Ondan ötesi kapısını sadece içeriden açabildiğin bir oda. Bilmezler bu odada kaç kere dans ettim, bilmezler kaç kere masanın altına girip sıcak peteklere sırtımı yaslayıp ağladım, bilmezler kimi günler sadece tuvalet için dışına çıktım. Şu hayatta en çok o odayı evim bildim. Şimdi bu evde anahtar sesi duyuyorum kapının ardından ve telaşla sesleniyorum.

-Anahtarla açmaz mısın lütfen?

Kedi dibimde dolanıyor, o da duydu birinin kapıda olduğunu, bekliyor sinsice. Alıp salona koydum ve kapıyı kapattım. Artık açabilirdim evi, beni nasıl görecekleri sorumluluğumda değildi. Açtım, kimse yok, merdivende ayak sesleri duyuyorum yukarıda mı aşağıda mı anlamıyorum. Sesleniyorum şaşkınlıkla,

-Abi?

-Müsait değilsin anlaşılan, biz sonra geliriz.

O an normalde anlayıştan başka bir anlam ifade etmeyen bu cümle kıymık gibi batıyor göğsüme. Başka şeyler duyar gibi oluyorum ama anlamıyorum. Kapatıyorum kapıyı. Ne yaşadım şimdi ben? Kendi kardeşimi evine almadım mı? Giderken söylediği cümleyi düşünüyorum. En ufak yanlışı yok, müsait değilim ama eskisinden farklı olarak açmak zorundayım bu kapıyı. 15 yaşında odamda dans ederken kitli kapıya tıklatıldığında açmam gerektiği gibi. 

Oturup düşününce, beş dakika önce tek başına çıkılan bir yolculuğun endişesini anlamıyordum. Şimdi ise tek başına çıkılan yolculuklara asla yalnız çıkılmadığını düşünüyorum. Bu ev kardeşimin, benim değil, ben içinde yaşıyorum sadece. Verdiğim zahmet, içinde tuttuğum varlığımdan. Bu evden ayrılırken bir anahtar vermeyecekler bana, eşyalarımın bir kısmı çatı katında babamın eski eşyalarına karışacak. Bu velvele değer mi benim dokunulunca yakan bireyselliğime? Yarın arayıp hiçbir şey olmamış gibi buluşmak isteyeceğim. En görülmek istediğin kafasını çevirmesin diye kaç mağlubiyet gerekirse hepsini kucağımda biriktireceğim.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nemo Noktası

Soğuk

Stendhal