Hastayım

Yatıyorum, dünden beri ölü gibi yatıyorum. Belimi kıpırdatmadan, hızlı hareket edip başımı döndürmeden suya uzanmam lazım. Su içmezsem iyileşemem. Böyle dedi herkes; annem, halam, doktor arkadaşım, doktor olmayan arkadaşım. Gerçi annemin hasta olduğumdan haberi yok ama olsaydı söylerdi. Çocukluğuma dair çok şey hatırlamıyorum, belki göz numaramın suçu belki de hatırlanması gereken şeyler yaşamadığım için. Şimdi burada yatarken hatırladığım onlardan biri değil. 

Anneannemin evindeyim, iki odadan oluşan, güneşin sadece hafif aydınlığa yaradığı, korkudan kumandayı gözüme siper ederek film izlediğim o karanlık ev. Gece tuvalete gitmemek bana bu evden kalan bir miras. Evden bahçenin sonuna kadar yürüyüp vardığın, taşların rastgele üst üste koyulup ortaya bir çukur açılmış bir metrekarelik o tuvalet. Bu çevredeki ülkelerde bilindik ve garipsenmeyen bir durum. Bu ülke ve kuzeydeki komşusu, dünyada pek mis kokulu hatırlanmazlar. Bu evin en geniş odasında ateşim çıktı bir gece. Üzerimde neredeyse benim ağırlığıma denk battaniye ve yorganlar yüzünden kalkanmaya yeltenemiyorum. Sırtımdan yayılan vicks kokusu alnıma koyulan sirkeli bezin kokusuyla felaket bir kombinasyon oluşturuyor, o gece öğrendim. Ve annem. Sirkeli bez ısınır ısınmaz sallayıp tersini koymak için orada olan annem. Sabahına terli atletime dokununca yüzünde galibiyetin gülümsemesini gördüğüm annem. Şimdi halam sırtıma vicks sürerken bunu düşünüyorum. Kaç senedir şansıma böyle yatağa düşmüyorum, hastalanınca iki çay üç mandalinayla atlatıyorum. Annelerden uzaklaşınca bir bağışıklık gelişiyor; insan kendisini seviyor, destekliyor ama zor şefkat gösteriyor. Dön kollarına da süreyim, diyor halam. Uzun zaman olmuş, gözlerim doldu, uzun zaman olmuş. En son ne zaman annem alnıma ıslak bez koyduysa ondan sonra bir başıma kaldım.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nemo Noktası

Soğuk

Stendhal