Rüzgar bizi götürecek.
-Baba, baba, baba!
Içinden söylenerek kafanı kaldırıyorsun okuduğun kitaptan. Şehirden bu gürültü yüzünden kaçmamış mıydın, sen istediğin kadar doğurma, bir başkasının çocuğu mutlaka o dondurma için ağlayacak. Şezlongta uzanırken bu çekirdek aileyi izlemeye koyuluyorum. Zaten kitap da iyice sarpa sardı, kim kimdi unuttum. Iki çocuklu ailelere de çekirdek diyorlar mıydı ki?
-Baba nasıl yüzdüm, nasıl yüzdüm baba?
Bu küçük oğlan, babanın kuyruğu gibi peşinde dolaşan. Babadan gözlerini ayirmiyor, eh bakar eninde sonunda değil mi? Diğer oğlan elinde çantalar, uykudan yeni uyanmış gibi babayı izliyor, nereye kuracaksa şemsiyeyi orayı ev belleyecek. Bir türlü de bilemedi nereye oturacaklarını. Babanın eğiliminden sağdaki marketin oraya yerleşeceklerini seziyorum. Anneye bakıyorum ama bir ipucu yok yüzünde, babayı izleyecek o da. Evin direği, elinde direği, bir gölge yaratacak ve cevapsız kalan tüm bağırışları orada duyacak.
-Baba yüzmedim mi, baba güzel yüzdüm mü baba?
Yaş belki dört belki beş. Bildiği kelime sayısı kırk beş, ama konuştuğu bunun çok fazlası. Yapabildiği tüm kombinasyonlarla, tüm ters psikolojilerle saldırıyor babasının dikkatine. Baba bakıyor bir an çocuğa, sonunda diyorum, nasıl güzel yüzdüğünü anlatacak, çocuk mutluluktan zıplayacak ve bir daha yüzmek isteyecek, babasını elinden tutup sahile geri sürükleyecek. Evet, diyor baba ve tekrar anneye dönüyor. Olmadı. Bendeki hayal kırıklığı çocuktan çok, o sinirlenmiyor, en azından bu yaşında. Her şey farklı yapılabilir diye düşünüp bu kontrolsüz ihtimallere geriliyorum. Her yanıtın daha iyisi mümkün, kimi bakışın etkisi birkaç yıl daha fazla.
Bir rüzgar esiyor. Baba havluya sarılacakken havluyu geri açıyor rüzgar, üzerine çok düşünmeden bir refleks gibi rüzgarı arkasına alıp havlunun ona yapışmasını sağlıyor. O an küçük çocuğa bakınca yakalıyorum, o da izlemiş bu havayı kontrol etme sihrini. Kafasını indirip kendine sardığı havlunun rüzgarla açılışına bakıyor. Evet, neden daha önce düşünmemiş, sadece arkasını dönecekmiş. Baba çok şey biliyor olmalı, bunu nasıl kolayca yapabildi acaba? Anneyi görmüyor gözü, halbuki sarıldığı havlu da denizden çıktıktan sonra krakeri de sırtındaki günes kremi de annenin elinden. Olabilir, bunlarda bir büyü yok. Kendi de yapabilirdi istese. Onlar için en mühim şeyi istiyor o an; babası tarafından görülmek, duyulmak, alkışlanmak. Bu yüzden o havluyu rüzgarla beline dolarken bak diyorum babaya içimden. Gör şu çocuğu.
Diğer bir yandan seviniyorum çocuk sustu diye. Bunca düşünce hiç doğmayacak çocuğumun hayrına. Görmek birini: tanımak, bilmek. Halbuki tertemiz geliyorlar çocuklar bu sesli yere. Sonra kalabalık durağa yanaşan boş bir otobüsün istila edilişi gibi cümbüşe dönüyor boş sayfa. Önleyebildigin müddetçe senden oluyor, senden bir eser. Tam tanıdım biliyorum bu yüzü derken başka bir durağa uğruyor otobüs. Ne rota ne harita bildiğin karanlık gecede gelen bu otobüse binmekten çok korkuyorum.
Sen de o küçük oğlan gibi güzel yüzerdin, benim görecek gözlerim olsaydı. İri çekirdek ailesi beni hipnotize etmiş, hangi sayfadaydim hangi satırda kimbilir, kitaba bakmışım da görmemişim. Tam o an hızlıca rüzgar esiyor, hemen kitabı rüzgarın yönüne dik getiriyorum ki sayfalarımı değiştirmesin. Sonra bir refleksle etrafima, arkama bakıyorum. Bana bakan küçük bir kız çocuğuyla göz gözeyim, elinde teletabbies kitabı, çeviriyor kitabı, benim yaptığım gibi.