Soğuk
Ankara'yla aram açılıyor galiba. Güneş de bu aylarda bu bozkırdan pek haz etmiyor, kendisini göreli uzun zaman oldu. Ellerimi Sovyet paltosuna benzettikleri montumun ceplerinden çıkarırken nefesim kesildi ama az sonra bunlar son bulacak. Içerideyim, dondurucu rüzgarın sesi kesildi ama yol bitmek bilmezken niye kulaklarımı kapatan renkli beremi almadım diye içimden en az on kere tekrarladım. Yüzüme çarpan ve görüşümü sıfıra indiren sıcak hava bana yeniden bir an evvel ameliyat olup şu gözlüklerden kurtulmam gerektiğini hatırlatıyor. Dünyayı çabasız görebilmek ne büyük lütuf. Parmaklarımı silgeç niyetine kullanıp yolumu açtıktan sonra sıcak yemeklere doğru ilerliyorum. Açık büfeden ne alacağıma karar verirken buranın gerçekten çatı katında küçük bir genç odasında hissettirdiğini düşünüyorum. Bu histen mi burasının ismi Çatı, yoksa bu yüzden mi ben öyle hissediyorum? Arkamdan biri sırada olup olmadığımı soruyor çatı kirişlerine bakıp kendimi 15 yaşında karanlık bir sonbahar gününde hissederken. Bir anlık panikle yol veriyorum yanaklarımın kızardığını hissederek. Küçük bir kasabadan da gelmedim fakat hala hiç anlayamıyorum başkentin memur rahatlığını. Yürüyen merdivende solda bekleyenlerin, Kızılay metrosunun o labirentvari kavşağından tabelalara bakmadan çıkanların, akşam iş çıkışı trafiğini kanıksayıp servise biner binmez cama kafasını yaslayıp uyuyanların dünyası. Acele edersen çelme takarlar, sabah rastladığın komşuna neşeli neşeli günaydın desen tövbe estağfurullah diyip dik dik bakarlar. Bu şehir seni ilk geldiğinde metro alt geçitlerinde görüp güldüğün "buraya bakarlar" panosuna benzetiyor, acaba ne zaman reklam verecekler diye her geçerken bakıyorsun. Bir hafta, bir ay, bir yıl. Anlıyorsun hemen, hevesin kaçıyor, burası nasılsa öyle kalacak sen giderken de, buraya hep bakacaksın. Aceleyi de zamanla mücadeleyi de çıkarıyorsun hayatından, kimsenin bir yere yetiştiği yok.
Kolum ağrımaya başladı, kaç dakikadır çorbanın önünde dikiliyorum acaba, ilginç kimse de çorbaya yanaşmadı. Ayıp olmasın diye ben alıyorum biraz ve en önemli masaya bakınıyorum. Hani şu festival filmlerinde ana karakter ıssız bir restorana girdiğinde anlarsınız ya nereye oturacağını, o spot ışığının altındaki masayı bulup oturdum. Ellerim çatal bıçak kullanacak kadar sıcak artık, ama çorbam soğumuş olabilir. Bu korkuyu ne zaman yeneceğim acaba? Soğuk yemek yeme korkusu, bu telaş bana tüm dertlerimi unutturuyor. Bunu arkadaşlarıma anlatmadım, belki gülüp geçebilirler ama masadan kalkarken bana tanıdık psikoloğunun numarasını da bırakabilirler. Bu yüzden ben bir süre daha hızlıca yemeği bitirip sonunda karın ağrısı çekmeyi seçeceğim.
Soğuktan bu denli sakınırken hala Ankara'da yaşamaya inat etmem herkese ilgincin biraz ötesinde mazoşistçe geliyor. Burada karlı bir kış günü okuduğum bir kitapta geçiyordu, "Ya bir ülkede değil de bir dilde ikamet ediyorsam?" diye. Bir şehirde değil de bunca senenin ürünü o beni kaplayan nostaljik ürperti hissinde yaşıyorum. Kütüğüme sadece gevreğe simit dediğimde ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Hem hiç bana "senin burada işin ne?" diye sorulmadı. Bir unvan taşımama gerek yok burada. Ben kimim? Bir üniversite öğrencisi, bir kadın, bir çocuk. Önemli değil bu kestane satan amca için, yolunu kesip elime broşür tutuşturan örgütlü gençler için de. Belediye otobüsleri kaba saba dönüşlerle, her çukura girerek gidiyor kendi yönüne; başını cama yaslayarak şehrin güzelliğini seyredemiyorsun; sarsıyor seni otobüs, gördüğün devlet daireleri, makam araçları; sonunda otobüs varıyor son durağına, önemli olan bu.
Yine daldım gittim. Insan yalnız başına yemek yerken kendisine çok samimi davranıyor. Birazdan kalkıp soğuk Sovyet kışı yaşatan bu okulu terk edeceğim. İlk geldiğimde nasıl güzeldi burası, kapısından girer girmez fark ettiğin çam ağaçlarının keskin kokusu, ayırt edemediğin kuş sesleri, tepesine kimse yetişemediği için ağaçlardan yere düşmüş çürük elmalar. Cıvıl cıvıl kahkahalar, kalabalık bir gruptaki flört kokuları, yeni girdiğin takımın ilk antrenmanı. Belki de okulu bu yüzden Eylül'de açıyorlar. Şubat'ta tanışsak güzel egemden beni elimi kolumu bağlayarak getirirlerdi ancak. Bu kendini ağırdan satan cümlelerin yalan olduğu da dört metre öteden görülüyor... El mecbur, savunma mekanizmamı iyi tanıyorum. Kaybetmemek için terk etmiş gibi yapıyorum. Acı çekmemek için o kadar sevmemiş gibi. Bir de bakıyorum, kaçtığımı sandığım soğuğu içime işlemiş buluyorum. Aram açılıyor hakikaten, ama egeden ince montuyla gelmiş o taze üniversite öğrencisiyle. Ankara'yla değil. Ankara üzerime bir battaniye daha örtüyor.
Bir çay mi içsem yemeğin üstüne? Sonunu bitirmeyeceğini bildiğim bir bardak çay. Dibini görmüyorum bardakların, biri mutlaka soruyor kim çayını içmedi diye. Ben diyemiyorum, çünkü ben içtim, içmiş halim bu. Sonra o garip bakış geliyor ve gidiyor, yine değiştirmiyorum kendimi. Vazgeçiyorum çaydan, sibirya soğuğuna çıkacakmışım gibi yanımda giyecek ne varsa giyiyorum. Çantamı alıp kalkıyorum başrol masasından. Kimsenin de gözü bende değilmiş, bozuntuya vermeden çıkışa doğru yürüyorum. Kapıyı içeri giren birisi benden önce açıyor ve kibarca yol veriyor. Soğuk rüzgar vuruyor hemen yüzüme, içeride ısınan saçlarım bana sitem eder gibi hiç bekletmeden karışıyor çarpan rüzgarla. Dışarıdayım. Kar soğuğu var, hissediyorum. Bir an önce gitmek lazım bu şehirden. Altında ezilmeye başladığım bu battaniyeyi bir kenara koyup gitmek lazım.